Bir Ömür Daha Lazım… Ama Ölümümüzden Sonra Değil
Bazen haftanın meselesi büyük bir haberden çıkmıyor.
Çocukluğunuzdan gelen küçücük bir mesaj, önünüze koca bir ömür bırakıyor.
Bu paylaşımı bana çocukluk arkadaşım Mine gönderdi.
Ekranda İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi'nin adı, Nobahari adlı bir şarkı ve insanın aklından kolay kolay çıkmayan şu cümle vardı:
"Bir ömür daha lazım ölümümüzden sonra…"
Okudum.
Bir daha okudum.
Belki de bu yüzden Mine gönderdi.
Beni bilen bilir…
Mine de bilenlerden.
Bazı cümleler herkese aynı yerden dokunmuyor.
"Bir ömür daha lazım" cümlesi de bana yalnızca güzel bir şiir dizesi olarak gelmedi.
Ayrıntısı bende kalsın…
Ben ölüm kelimesini uzaktan okuyanlardan değilim.
Bu yüzden beytin peşine düştüm.
Farsça aslında "ölüm" değil, "ayrılık" yazıyordu. Şarkıda ise ayrılık ölüme dönüşmüştü.
Bir kelimeydi değişen.
Ama anlamın bütün ağırlığı değişmişti.
Çünkü ayrılıkta dönme ihtimali vardır.
Ölümde yoktur.
Yine de beni asıl durduran ölüm olmadı.
Arkasından gelen düşünceydi:
Bu ömrü yalnızca umut ederek tüketmiş olmak…
İnsan ne çok şeyi yaşayacağı güne erteliyor.
İyileşince…
Rahatlayınca…
Zamanı gelince…
Her şey yoluna girince…
Sonra bir gün anlıyor ki beklediği hayat, beklerken geçmiş.
Belki insana bir ömür daha, ilki kısa sürdüğü için lazım değildir.
Belki ilkini gerçekten yaşamaya cesaret edemediği için lazımdır.
Peki ikinci bir ömür verilirse?
Bu kez yaşar mıyız?
Yoksa onu da üçüncüsünü umut ederek mi geçiririz?
Altı Yıl Susabilmek
Şebnem Ferah bu gece İstanbul'da sahneye çıkıyor.
Altı yıl sonra.
Festival Park Yenikapı'daki konserin biletleri tükenmiş.
Altı yıl…
Bugünün dünyasında altı gün görünmeyen unutulmaktan korkuyor. Altı hafta paylaşım yapmayan, "algoritma beni siler" telaşına düşüyor. Altı ay susana "bitti" deniyor.
O ise altı yıl sustu.
Sonra tek bir tarih açıkladı ve insanlar bütün biletleri aldı.
Demek ki her sessizlik unutulmak değilmiş.
Demek ki insan sürekli kendini hatırlatmadan da hatırlanabiliyormuş.
Belki mesele ne kadar göründüğümüz değil, göründüğümüzde gerçekten bir şey söyleyip söylemediğimizdir.
Bazıları altı yıl susar; sesi eksilmez.
Bazıları her gün konuşur; geriye tek cümlesi kalmaz.
Kitapları Öldürerek Yazmayı Öğretmek
Bu hafta okuduğum en tuhaf haberlerden biri yapay zekâ şirketlerinin kitaplarla ne yaptığıydı.
Anthropic, yapay zekâ modelini eğitmek için milyonlarca basılı kitap satın almış. Kitapların sırtları kesilmiş, sayfaları taranmış, metinleri makineye aktarılmış; geriye kalan fiziksel parçalar elden çıkarılmış.
Mahkeme belgelerine yansıyan yöntem buydu.
Bir makineye iyi yazmayı öğretmek için milyonlarca kitabı parçalamışız.
Bundan daha kusursuz bir çağ özeti olabilir mi?
Kitabın içindeki bilgiyi istiyoruz.
Kendisine tahammülümüz yok.
Cümleyi alıyoruz, sayfayı atıyoruz. Hafızayı çekip çıkarıyor, izi yok ediyoruz.
Üstelik buna "öğrenme" diyoruz.
Belki yakında makineler bizim gibi yazacak.
Asıl korkutucu olan bu değil.
Asıl korkutucu olan, bizim çoktan makineler gibi okumaya başlamış olmamız:
Hızla tara, işine yarayanı çek, kalanını unut.
Bir kitabın sırtını keserek yazmayı öğrenen makineye kızıyoruz.
Peki biz, kaç insanın hikâyesini yalnızca işimize yarayan cümlesine kadar dinledik?
Anneanne Mutfağına Rezervasyon
Restoran dünyasının yeni merakı "grandmacore".
Yani anneanne mutfağı hissi veren mekânlar…
Birbirini tutmayan tabaklar, eski masa örtüleri, ağır ağır pişen yemekler, ev sıcaklığı ve biraz da geçmiş zaman.
Bir zamanlar kurtulmak için modernleştiğimiz ne varsa şimdi ona rezervasyon yaptırıyoruz.
Eski tabakları attık.
Masaları küçülttük.
Sofrada geçirilen zamanı gereksiz bulduk.
Şimdi eksilttiğimiz duyguyu bir restoran dekorunda yeniden satın almaya çalışıyoruz.
Aslında özlediğimiz anneanne yemeği değil.
Bir yerde bekleniyor olmak.
Masaya oturduğumuzda telefonumuza değil, yüzümüze bakılması.
"Biraz daha ye" diyen bir ses.
Hesabın gelmeyeceğini bilmenin rahatlığı.
Tuhaf olan şu:
Önce yakınlığı hayatımızdan çıkardık. Sonra adına İngilizce bir akım bulup menüye ekledik.
Şimdi hatıraya değil, onun dekoruna para ödüyoruz.
Aynı Sahaya Sığan Yirmi Yıl
Yarın Dünya Kupası finalinde İspanya ile Arjantin karşılaşacak.
Bir tarafta 39 yaşındaki Lionel Messi.
Diğer tarafta 19 yaşındaki Lamine Yamal.
İkisinin yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafı yeniden dolaşımda.
Messi henüz 20 yaşındayken, yardım kampanyası için düzenlenen çekimde birkaç aylık Yamal'ı yıkıyor.
O fotoğraftaki genç adam yarın belki son Dünya Kupası maçına çıkacak.
Kucağındaki bebek ise karşı takımın en büyük umudu olarak sahada olacak.
Zaman bazen anlatılmaya ihtiyaç duymuyor.
Kendi fotoğrafını çekiyor.
Birinin sonu olabilecek maç, diğerinin başlangıcı sayılıyor.
Ama belki ikisi için de yalnızca aynı doksan dakika.
Biz hayatı başlangıçlara ve finallere bölmeyi seviyoruz. Oysa sahadaki hiç kimse, düdük çalarken kendi hikâyesinin hangi bölümünde olduğunu bilmiyor.
Messi bir zamanlar kucağına aldığı çocukla aynı kupaya uzanacak.
Yirmi yıl, yarın aynı sahaya sığacak.
Ve bir kez daha anlayacağız:
İnsan zamanı geçerken fark etmiyor.
Ancak karşısına dikildiğinde tanıyor.
Bu hafta bir arkadaşım bana bir cümle gönderdi.
Bir sanatçı altı yıl sonra sustuğu yerden döndü.
Kitaplar, yazmayı öğrenen makineler uğruna parçalandı.
Kaybettiğimiz sofralar yeni bir akım diye önümüze kondu.
Bir zamanlar kucakta taşınan çocuk, yarın aynı kupaya rakip olacak.
Hepsi aynı şeyi söylüyor:
Zaman geçmiyor.
Biz geçiyoruz.
Üstelik çoğu zaman, daha yaşamaya başlamadığımızı sanarak…
Editoryal Not:
Bu yazı, 18 Temmuz 2026 itibarıyla erişilebilen kamuya açık haberler, eser kayıtları ve kurum veya sanatçı duyuruları esas alınarak hazırlanmış kişisel bir yorum metnidir. Yazarın bizzat katılmadığı ya da gözlemlemediği olay ve etkinlikler, kaynaklarda aktarıldığı ölçüde ve üçüncü kişi anlatımıyla yer almaktadır. Olgusal bilgiler ilgili bağlantılarla kaynaklandırılmış; yorum, değerlendirme ve çıkarımlar yazara aittir. Adı geçen kişi, kurum, eser, marka ve mekânlarla ücretli iş birliği, sponsorluk veya ticari ilişki bulunmamaktadır. Maddi hata bildirimleri değerlendirilerek gerekli düzeltmeler yapılır.
Kaynaklar ve Bağlantılar
Sadi — Gazel 559, özgün Farsça metin
https://ganjoor.net/saadi/divan/ghazals/sh559/
Mohsen Namjoo — Damavand (2005), resmî albüm sayfası
https://www.mohsennamjoo.com/buy-official-albums/p/damavand-1995
Nobahari — Mohsen Namjoo, YouTube kaydı
https://www.youtube.com/watch?v=lTzxqfTOStw
Solmaz Naraghi'nin Abbas Kiyarüstemi'nin hastane odasındaki yorumu
https://www.youtube.com/watch?v=qeG-4GNxd2s
Şebnem Ferah — 18 Temmuz 2026 konser bilgileri, Biletix
https://www.biletix.com/etkinlik/5PSF3/TURKIYE/tr
Anthropic'in kitap tarama yöntemi — The Washington Post
https://www.washingtonpost.com/technology/2026/01/27/anthropic-ai-scan-destroy-books/