Deleuze Haklıydı: Arzusunu Kaybeden Kurum Üretmez, Sadece Çalışır
Deleuze tehlikeli bir düşünürdü. Düşüncelerinden değil; insanların düşünme biçimini bozmasından dolayı.
Çünkü kavramlara dokunmaz, onları yerinden sökerdi. Düşünceyi güvenli bir alanda değil, ezberlerin kırıldığı yerde arardı.
Onun felsefesinde kavramlar süs değil, mevcut düzeni rahatsız eden araçlardı.
Arzu için yaptığı da buydu.
Arzuyu eksiklik olmaktan çıkarıp üretimin motoru haline getirdi.
Bizim kurumlarımızın en büyük sorunu tam burada başlıyor. Herkes değişim istiyor ama kimse düzenini bozmak istemiyor. Herkes yenilik diyor ama kimse risk almıyor. Herkes güçlü ekip istiyor ama kimse güçlü insanla uğraşmak istemiyor. Tavşan boku gibi bir yönetim kültürü kurduk; ne kokuyoruz ne de bulaşıyoruz. Sonra da adına istikrar diyoruz. Oysa bu istikrar değil, üretme arzusunu kaybetmiş kurumların sessiz çürümesidir.
Kurumlarda çürüme çoğu zaman kriz diye başlamaz. Daha sinsi başlar. İnsanlar artık düşünmeyi bırakır. Çünkü düşünmenin bedeli vardır. İtiraz etmezler. Çünkü itiraz edenin yalnız bırakıldığını görmüşlerdir. Yeni fikir getirmezler. Çünkü fikrin değil, sorunsuz görünmenin ödüllendirildiğini öğrenmişlerdir. Toplantıya girerler ama meseleden kaçarlar. Rapor hazırlarlar ama gerçeği saklarlar. Süreçleri takip ederler ama sonucu sahiplenmezler.
Dışarıdan bakınca şirket çalışıyordur. İçeriden bakınca herkes kendini koruyordur. Kimse gerçeğe elini sürmez. Kimse risk almaz. Kimse "Bu iş böyle gitmez." demez. Çünkü kurum üretme arzusunu değil, belaya bulaşmama refleksini büyütmüştür.
"Kurumlar arzularını kaybetmez; önce arzuyu taşıyan insanları kaybeder."
Kurumlar arzularını kaybetmez; önce arzuyu taşıyan insanları kaybeder. Sonra geriye kalan sessizliği olgunluk, itirazsızlığı uyum, heyecansızlığı ise kurumsallık sanırlar.
En acı olanı ise şudur: Kurumu gerçekten düşünenler, çoğu zaman kurumun en sevmediği insanlar hâline gelir. Yanlışı söyleyen, riski gösteren, yaklaşan tehlikeyi dile getiren kişiler bir süre sonra "negatif", "uyumsuz", "zor insan" ya da "problem çıkaran" olarak etiketlenir. Çünkü sorun, dile getirildiği anda görünür olur. Görünür olan sorun ise yönetenleri rahatsız eder.
Böylece kurum, problemi değil; problemi söyleyeni yönetmeye başlar. İlk gözden çıkarılanlar, en çok bağlı olanlardır. İlk yalnız bırakılanlar, en çok sorumluluk hissedenlerdir. İlk feda edilenler ise gerçeği söyleme cesaretini kaybetmemiş olanlardır.
İşte o gün, kurum sadece bir çalışanını kaybetmez. Kendi vicdanını, kendi muhasebesini ve en önemlisi kendini düzeltme kabiliyetini de kaybeder. Ondan sonra içeride huzur vardır; ama gelişme yoktur. Sessizlik vardır; ama güven yoktur. Herkes aynı şeyi söyler. Kimse gerçeği söylemez.
İktidarın en büyük başarısı insanları susturmak değildir. İnsanlara susmanın akıllıca olduğuna inandırmaktır. Çünkü o noktadan sonra baskıya ihtiyaç kalmaz. İnsan kendi sansürünü kendi üretir. Kendi fikrini kendisi budar. Kendi cesaretini kendisi törpüler. Ve bunu kuruma sadakat sandığı için de alkış bekler.
"Bir süre sonra kimsenin susturulmasına gerek kalmaz. Çünkü herkes kendi zihninin gardiyanı olur."
En tehlikeli kurumlar çalışanlarının zamanını yönetmez. Düşünme sınırlarını yönetir. Neyi söyleyebileceğini, neyi söylememesi gerektiğini, hangi fikrin terfi getireceğini, hangi itirazın yalnızlık getireceğini öğretir. Bir süre sonra kimsenin susturulmasına gerek kalmaz. Çünkü herkes kendi zihninin gardiyanı olur.
Böyle kurumlarda insanlar artık ne düşündüklerini değil, ne söylemelerinin güvenli olduğunu hesaplar. Toplantıdan önce fikrini değil, riskini tartar. Gerçeği değil, gerçeğin kime dokunacağını düşünür. Cümlesini kurmadan önce sonucunu ölçer. Sonunda ortaya akıllı insanlar değil, kendini iyi saklayan insanlar çıkar.
İşte arzu böyle ölür.
Arzu bağırarak ölmez. Bir sabah herkes isteğini kaybetmiş olarak işe gelmez. Daha ince bir süreç işler. Önce fikirler ertelenir. Sonra itirazlar yutulur. Sonra sorumluluk alanlar yalnız bırakılır. Sonra cesaret edenler yıpratılır. En sonunda kurumun içinde kalanlar şunu öğrenir: Burada en güvenli yol, doğru olanı savunmak değil, başını derde sokmamaktır.
O noktadan sonra şirketin tabelası durur ama içindeki canlılık çekilir. İnsanlar çalışır ama inanmadan çalışır. Plan yapar ama sahiplenmeden yapar. Hedef konuşur ama bedel ödemeden konuşur. Sunum hazırlar ama gerçeği değiştirmeye niyetlenmeden hazırlar. Kurumun içinde hareket vardır; fakat yön yoktur. Faaliyet vardır; fakat enerji yoktur. Kalabalık vardır; fakat irade yoktur.
Yönetimin en büyük yanılgısı da burada başlar. Sessizliği disiplin sanır. İtirazsızlığı bağlılık sanır. Kimsenin sorun çıkarmamasını iyi yönetim sanır. Oysa çoğu zaman ortada iyi yönetilen bir kurum yoktur; sadece konuşmaktan vazgeçmiş insanlar vardır.
Ve bu, bir kurum için en tehlikeli konfordur.
Bir yöneticinin kendisine sorması gereken soru şudur: Kurumumda insanlar gerçekten suskun mu, yoksa susturulmuş olmayı profesyonellik sanacak kadar yorulmuş mu?
Çünkü arzu kaybı önce performans düşüşü olarak görünmez. Önce yüzlerde görünür. Bakışlarda görünür. Toplantı sonrası koridorda söylenen ama toplantı masasında söylenmeyen cümlelerde görünür. "Ben söylemiştim." diyen ama artık söylemekten vazgeçmiş insanların yorgunluğunda görünür.
"Bir kurumda herkes aynı anda susuyorsa, orada uyum değil, korku vardır."
Bir kurumda herkes aynı anda susuyorsa, orada uyum değil, korku vardır. Herkes aynı anda onaylıyorsa, orada fikir birliği değil, hesap vardır. Herkes aynı anda memnun görünüyorsa, orada huzur değil, öğrenilmiş çaresizlik vardır.
Bu yüzden iyi yönetici kendisine alkışlayanlara değil, hâlâ rahatsız edici cümleler kurabilenlere bakmalıdır. Çünkü kurumun nabzı çoğu zaman en uyumlu görünenlerde değil, hâlâ "Burada bir sorun var." diyebilen insanlarda atar.
İyi ki vardın Deleuze...
Çünkü bize arzunun sadece insanı değil, kurumları da ayakta tuttuğunu hatırlattın.
Sorun, şirketlerin üretmeyi bırakması değil.
Sorun, üretme arzusunu taşıyan insanları kaybetmesi.
Ve belki de en acısı...
Onları kaybettiğini bile fark etmemesi.
Cumartesi sabahı... Belki kahvenizi yudumlarken bu satırları okudunuz.
Belki aklınıza yıllar önce susturulan bir çalışma arkadaşınız geldi.
Belki de bir toplantıda söyleyemediğiniz o cümle...
Ya da yöneticiniz olduğunuz bir ekipte, farkında olmadan sessizleştirdiğiniz biri.
Eğer bunlardan biri aklınıza geldiyse... Deleuze görevini yapmıştır.
Ben de.
KAYNAKÇA
Düşünsel Referanslar
Deleuze, Gilles & Guattari, Félix (1972). Anti-Oedipus: Capitalism and Schizophrenia. Éditions de Minuit. İngilizce baskı: Viking Press, 1977.
Deleuze, Gilles & Guattari, Félix (1980). A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia. University of Minnesota Press, 1987.
Foucault, Michel (1975). Discipline and Punish: The Birth of the Prison. Vintage Books.
Senge, Peter M. (1990). The Fifth Discipline: The Art & Practice of the Learning Organization. Doubleday.
Not. Bu referanslar, metnin düşünsel zeminini göstermek amacıyla eklenmiştir. Makale, doğrudan akademik alıntı dizisi değil, yönetim pratiğine dönük özgün bir yorumdur.