
Fon krizi, Jim Simons ve iyi sonuçla iyi kararı birbirine karıştırmanın bedeli
Fon krizi, Jim Simons ve iyi sonuçla iyi kararı birbirine karıştırmanın bedeli
Türkiye haftalardır yatırım fonlarını konuşuyor.
17 Eylül'de alınan kararlarla yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fon tasfiye kapsamına alındı. Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine göre bu fonlarda 455.758 tekil yatırımcı bulunuyor.
Ardından tasfiye için öngörülen üç aylık süre altı aya çıkarıldı. Alım-satım talimatlarının durumu yeniden açıklandı. Ekim başında ise belirli fonlardaki yatırımcılar için, nihai tasfiye alacağından mahsup edilmek üzere fon başına en fazla 1 milyon TL ara ödeme düzenlemesi getirildi.
Bir yatırım stratejisinin getirisinden konuşurken geldiğimiz nokta, yüz binlerce insanın parasına ne zaman ve hangi koşullarda ulaşabileceğini tartışmak oldu.
Herkes soruyor:
Ne yanlış gitti?
Benim daha önemli bulduğum soru şu:
Bu soruyu neden sistem kazandırırken sormadık?
Çünkü risk, fiyatlar düşmeye başladığında doğmadı. O gün yalnızca görünür hale geldi.
SPK'nın açıklamasına göre bazı fonların düşük fiili dolaşımlı paylardaki işlemleriyle bağlantılı olağandışı fiyat hareketleri 2025'in son çeyreğinde gözlemlenmişti. Konu Aralık 2025'te Finansal İstikrar Komitesi gündemine taşınmıştı.
Dolayısıyla mesele yalnızca Eylül 2026'da yaşanan bir piyasa kırılması değil.
Daha önce fark edilen risklerin nasıl büyüdüğü ve ne ölçüde sınırlandırılabildiği de tartışmanın parçası.
Kötü kararın en tehlikeli hali
Yönetimde kötü kararın zarar ettirmesinden korkarız.
Oysa daha tehlikeli bir ihtimal vardır:
Kötü kararın uzun süre kazandırması.
Zarar ettiren kötü karar sorgulanır. Kazandıran kötü karar ise ödüllendirilir, tekrarlanır ve büyütülür.
Bir süre sonra organizasyon onu kendi yetkinliğinin kanıtı olarak görmeye başlar.
Burada ayrım önemli: Bugünkü fon krizinde her yüksek getirinin kötü kararlarla üretildiğini söyleyemeyiz. Her fonu, yöneticiyi veya işlemi aynı kategoride değerlendiremeyiz.
Ancak yüksek getiri, kararın kalitesini tek başına kanıtlamaz.
Bir fonun performansı, hangi likidite ve yoğunlaşma riskiyle üretildiği bilinmeden değerlendirilemez.
Şirketlerde de ciro büyümesi, pazar payı artışı veya bütçenin tutturulması tek başına iyi yönetim anlamına gelmez.
Sonuç iyiyken kararın kalitesini sorgulamamak, riski başarıyla karıştırmanın başlangıcıdır.
Kâğıt üzerindeki değer ile gerçek likidite
Bir varlığın fiyatının olması, o fiyattan istediğiniz miktarda satılabileceği anlamına gelmez.
Özellikle fiili dolaşımı sınırlı hisselerde fiyat yükselirken portföy değeri artabilir. Ancak büyük miktarda satış gerektiğinde yeterli alıcı bulunup bulunamayacağı ayrı bir sorudur.
Ekranda görünen değer ile nakde dönüştürülebilen değer her koşulda aynı değildir.
SPK'nın tasfiye süresini altı aya çıkarmasının gerekçesi de portföy yapıları ve piyasa koşulları dikkate alınarak varlıkların mümkün olduğunca uygun koşullarda satılabilmesiydi.
Şirket yönetiminde bunun karşılığı tanıdıktır.
Ciro büyür ama tahsilat aynı hızda gelmez.
Stokun muhasebe değeri vardır ama müşterisi yoktur.
Kapasite doludur ama üretimin önemli bölümü düşük katkı marjıyla çalışır.
FAVÖK yükselir ama işletme nakit yaratamaz.
Bunların hepsinde aynı ayrım vardır:
Bir varlığın veya faaliyetin ekonomik değeri ile ihtiyaç duyulduğunda yaratabildiği nakit aynı şey değildir.
Yönetici bu farkı zamanında görmezse başarılı görünen bilanço, ilk ciddi likidite sınavında başka bir gerçeği ortaya çıkarabilir.
Jim Simons'u bu yüzden önemsiyorum
Beni en çok etkileyen kişilerden biri Jim Simons'tur.
Renaissance Technologies'in olağanüstü yatırım performansından daha çok, bu performansı üretmek için geliştirdiği düşünce biçimi ilgimi çekiyor.
Simons, yatırım kararlarını zamanla veri, matematiksel model, test ve bilimsel çalışma üzerine kurdu. 1988'de işlemleri tamamen modellere dayandırma kararı aldı.
Buradaki yönetim dersi, model kullanmanın yanılmazlık sağlaması değildir.
Model de yanılır. İnsan da yanılır. Tahmin de yanılır.
Ancak sistematik yaklaşım önemli bir avantaj sağlar:
Kararın hangi bilgiye, varsayıma ve beklentiye dayanarak verildiğini görünür kılar.
Görünür olan karar test edilebilir.
Kararı verdiğimizde ne biliyorduk?
Hangi sonucu bekliyorduk?
Hangi riski kabul etmiştik?
Hangi koşulda kararımızı değiştirecektik?
Ne gerçekleşti ve neden?
Simons'un yaklaşımından şirket yönetimine taşıdığım temel fikir bu:
Başarıyı tek tek doğru tahminlerde değil, tekrar edilebilir bir karar disiplininde aramak.
Yönetim masasında eksik olan kayıt
Bir müşteriyi kaybetmemek için %10 fiyat indirimi verdiğimizi düşünelim.
Altı ay sonra satış hacmi %20 arttı.
İlk refleks bellidir:
"Doğru karar vermişiz."
Henüz bilmiyoruz.
Kaybedilen katkıyı telafi etmek için gereken hacim artışı kaçtı?
Ne kadar artış bekliyorduk?
Bu beklenti hangi veriye dayanıyordu?
Müşteriden hacim taahhüdü aldık mı?
İşletme sermayesi etkisini hesapladık mı?
Bunları kaydetmediysek altı ay sonraki %20 bize yalnızca ne olduğunu söyler. Kararın ne kadar kaliteli olduğunu söylemez.
Belki doğru karar verdik. Belki pazar büyüdü. Belki rakip fiyat artırdı. Belki de şanslıydık.
FİKAS üzerinde çalışırken karar kalitesi boyutunu önemli bulmamın nedeni de bu.
Bir fiyat indiriminin kaybettirdiği katkıyı telafi etmek için gereken hacmi hesaplamak önemlidir. Ama karar anındaki beklentiyle gerçekleşen sonucu karşılaştırmak da gerekir.
Sonucu ölçmek performansı gösterir; kararın gerekçesini sonuçla karşılaştırmak ise öğrenmeyi mümkün kılar.
Krizin yeni sorusu: Hesabı kim ödüyor?
Son gelişmeler, meselenin ilk değerlendirmemizde yeterince öne çıkmayan bir boyutunu görünür hale getirdi.
Bir kararın ekonomik sonucunu her zaman kararı veren kişi taşımıyor.
Fon yöneticisi yatırım kararını verir. Yatırımcı o kararın sonuçlarına maruz kalır. Likidite bozulduğunda parasına erişmekte zorlanabilir.
Ardından tasfiye görevlileri ve ilgili kurumlar devreye girer. Ödeme takvimleri düzenlenir. Yatırımcı haklarının korunması için yeni işlemler gerekir.
Bunlar önemli koruma adımlarıdır. Ancak temel soruyu ortadan kaldırmaz:
Kararın getirisinden yararlananlarla, risk gerçekleştiğinde bedelini taşıyanlar aynı kişiler mi?
Şirketlerde de benzer durumlarla karşılaşırız.
Satış ekibi ciro hedefini tutturur ama tahsilat yükünü finans taşır.
Satın alma fiyat avantajı sağlar ama kalitesiz girdinin bedelini üretim öder.
Yönetim büyüme kararı verir ama artan borçluluğun sonuçları çalışanlara, tedarikçilere ve ortaklara yansır.
Bir departmanın başarısı, şirketin bütünü için başarı anlamına gelmeyebilir.
Karar kalitesi yalnızca beklenen getiriyi hesaplamak değil, kararın riskini kimin taşıdığını da bilmektir.
Bir riskin bilinmesi, yönetildiği anlamına gelmez
6 Ekim'de SPK, geçmiş uyarıların dikkate alınmadığı yönündeki basın iddialarına yanıt verdi. Kurul, Borsa İstanbul'dan gelen bildirimlerin değerlendirildiğini belirtti; 2026 yılında fonlarla ilgili işlemler nedeniyle 96 suç duyurusunda bulunulduğunu açıkladı.
Kesinleşmemiş iddialardan hareketle hukuki sorumluluk hükmü vermek doğru olmaz.
Ancak yönetim açısından şu soru önemini koruyor:
Bir riskin tespit edilmesiyle gerçekten kontrol altına alınması arasında ne kadar zaman geçiyor?
Risk raporlanmış, komite gündemine alınmış, denetim yapılmış olabilir.
Fakat risk büyümeye devam ediyorsa yalnızca gerçekleştirilen işlemlere değil, bunların etkisine de bakmak gerekir.
Şirketlerde risk komitesinin bulunması riskin kontrol edildiğini kanıtlamaz. İç denetim raporu bulgunun giderildiğini göstermez. Yönetim kuruluna bilgi verilmesi gerekli kararın zamanında alındığı anlamına gelmez.
Bir riskin biliniyor olması, yönetiliyor olduğu anlamına gelmez.
Kontrol mekanizmasının değeri, hazırladığı raporların sayısında değil; riski zamanında sınırlayabilmesindedir.
Kazandırırken sormalıydık
Fon krizinden yönetim masasına taşıdığım ders artık yalnızca iyi sonuçla iyi kararı ayırmak değil.
Üç soruyu birlikte sormak gerektiğini düşünüyorum.
Bu sonucu nasıl ürettik?
Gerçek bir yetkinlikle mi, geçici koşullarla mı, yoksa farkında olmadığımız bir risk birikimiyle mi?
Bu sonuç sürdürülebilir mi?
Koşullar değiştiğinde aynı sistem çalışabilecek mi? Likidite, nakit ve operasyonel kapasite buna dayanabilecek mi?
Yanılırsak bedeli kim ödeyecek?
Kararın sonuçları, riski alanların dışına ne ölçüde taşacak?
İyi yönetim yalnızca doğru sonuç üretmek değildir.
Sonuç iyiyken varsayımları sorgulamak, risk büyürken müdahale etmek ve kararın ekonomik bedelini görünür kılmaktır.
Jim Simons'un düşünce sisteminde beni etkileyen yaklaşım burada anlam kazanıyor:
Amaç her kararda haklı çıkmak değil, tekrar tekrar kaliteli karar üretebilen bir sistem kurmaktır.
Bugün 131 fon ve yüz binlerce yatırımcı üzerinden tartıştığımız mesele, yarın başka bir sektörün, başka bir şirketin bilançosunda karşımıza çıkabilir.
Çünkü piyasalarda da şirketlerde de kötü kararın en tehlikeli hali zarar ettiren değildir.
Uzun süre kazandırdığı için kimsenin artık sorgulamadığı karardır.
Editoryal ve Fikrî Haklar Notu
Bu yazı, Eylül–Ekim 2026 dönemindeki yatırım fonu gelişmelerini karar kalitesi, likidite, risk yönetimi ve kurumsal hesap verebilirlik açısından değerlendiren özgün bir yönetim yorumudur. Olgusal bilgiler SPK'nın kamuya açık duyurularına dayanmaktadır. Yazı herhangi bir kişi veya kuruluş hakkında hukuki sorumluluk hükmü içermez.
Jim Simons'un yaklaşımından şirket yönetimine çıkarılan sonuçlar yazarın yorumudur.
FİKAS — Fiyat İndirimi Kâr Asimetrisi Skoru, Orkun Akçasarı tarafından geliştirilen özgün ticari karar çerçevesidir. Bu yazıda mevcut modele uygulama bağlamında değinilmiş, yeni ve bağımsız bir model tanımlanmamıştır.
Kaynakça
Sermaye Piyasası Kurulu, Yatırım Fonlarına İlişkin Rehber Düzenleme Süreci Açıklaması, 18.09.2026.
Sermaye Piyasası Kurulu, Tasfiye Konusu Fonlara İlişkin Süre Düzenlemesi, 21.09.2026.
Sermaye Piyasası Kurulu, Tasfiye Konusu Fonlardaki Yatırımcı Sayısına İlişkin Açıklama, 23.09.2026.
Sermaye Piyasası Kurulu, Tasfiye Süresine İlişkin Basın Duyurusu, 28.09.2026.
Sermaye Piyasası Kurulu, Tasfiyedeki Fonlara İlişkin Ara Ödeme Duyurusu, 01.10.2026.
Sermaye Piyasası Kurulu, Basın Açıklaması, 06.10.2026.
Simons Foundation, Simons Foundation Chair Jim Simons on His Career in Mathematics, 28.09.2012.