Dünya mı Daha Gürültülü Oldu, Yoksa Ben mi Artık Gürültüyü Daha Fazla Duyuyorum?
Dünya mı Daha Gürültülü Oldu, Yoksa Ben mi Artık Gürültüyü Daha Fazla Duyuyorum?
Bilenler bilir, bir süredir sosyal çevremi çok daha kısıtlı kullanmak zorunda kaldım. Ama şimdi daha iyiyim ve kalabalığa daha sık karışmaya çalışıyorum.
Son üç yıldan sonra ilk kez yeniden böyle masalara oturmaya başladım diyebilirim. Üstelik bu hafta iki farklı akşam, birbirinden oldukça farklı iki arkadaş grubuyla beraberdim.
Birincisi, yaklaşık on yedi yıldır neredeyse her perşembe Florya Develi'de buluştuğumuz çarşı esnafı arkadaşlarımdı. Erkek erkeğe, yılların verdiği rahatlığın olduğu bir masa.
Diğeri ise eşlerin de bulunduğu, daha kozmopolit, beyaz yakalı ve profesyonel bir gruptu.
İki masa birbirinden farklıydı ama bir süre sonra ikisinde de aynı şeyi fark etmeye başladım:
Herkesin hemen her konuda söyleyecek bir şeyi vardı.
Ekonomi, siyaset, sağlık, dünya, spor, yemek… Konu değişiyor ama masanın uzmanları pek değişmiyordu.
Benim eskiden beri böyle insanlar için kullandığım, pek zarif sayılmayacak bir tabir vardır:
Herbokolog.
Her bir boku bilen ve mutlaka bir yorumu olan insan.
Erkek erkeğe olduğumuz masada herkes birbirine herbokologdu. Diğer masada ise, belki beyaz yakalı nezaketinden, erkekler birbirlerine karşı biraz daha kontrollüydü; kadınlar ise hepimize herbokologdu. :)
Fakat bir süre sonra beni rahatsız eden şeyin yalnızca herkesin her konuda fikir sahibi olması olmadığını fark ettim.
Konuşmaların altında görünmeyen başka bir cümle vardı:
"Ben senden daha çok biliyorum."
Bilgi alışverişinden çok küçük bir statü mücadelesine dönüşüyordu sohbet. Kim daha çok biliyor? Kim daha hızlı cevap veriyor? Kim son sözü söylüyor?
Sonra ses yükseliyor.
Karşınızdakinin sözünü kesiyorsunuz. Cümlesini tamamlamasına izin vermiyorsunuz. Aynı şeyi biraz daha yüksek sesle tekrar ediyorsunuz.
Söylediğiniz şey daha doğru hâle gelmiyor. Ama masada kapladığınız alan büyüyor.
Bazen tartışmayı en doğru cümleyi kuran değil, diğerlerine cümle kuracak yer bırakmayan kazanıyor.
Otuz yıllık arkadaşlarımdan biri bir ara bana döndü:
"Sen niye konuşmuyorsun Doktor?"
Doktor, üniversiteden kalma lakabım.
"Zamanında o kadar çok konuştum ki, hiçbir faydasının olmadığını son üç yıl içinde anladım," dedim.
Masa konuşmaya devam etti.
Ben de dinlemeye.
Bir süre sonra onları değil, biraz kendimi dinlemeye başladım.
Çünkü hafızam da bana bu konuda pek yardımcı olmuyor.
Hep mi böyleydik?
Eskiden de birbirimizin sözünü bu kadar kesiyor muyduk? Her konuda bu kadar kesin miydik? Masada oturmak biraz da kimin daha çok bildiğini gösterme yarışı mıydı?
Yoksa bunların hepsi zaten vardı da değişen bendim?
Cebimizdeki Masa
Sonra düşündüm; mesele zaten o iki masadan ibaret değil.
Hepimiz cebimizde çok daha büyük bir masa taşıyoruz.
Telefonu çıkarıp ekranı açtığımız anda milyonlarca kişinin oturduğu başka bir sofraya katılıyoruz.
Savaş oluyor, birkaç dakika sonra jeopolitik uzmanları hazır. Piyasa hareketleniyor, herkes ekonomist. Bir sağlık haberi çıkıyor, herkes doktor. Maç bitiyor, herkes teknik direktör. Yeni bir restoran açılıyor, herkes gastronomi eleştirmeni. Bir film gösterime giriyor, herkes sinema yazarı.
Bilgiye ulaşmak belki insanlık tarihinde hiç bu kadar kolay olmadı.
Fakat bilgiye ulaşmakla bilmek aynı şey olmadığı gibi, konuşabilmekle söyleyecek bir şeyi olmak da aynı şey değil.
Üstelik dijital dünyada yüksek ses artık desibelle ölçülmüyor.
Tekrarla, takipçiyle, beğeniyle, paylaşımla, öfkeyle ölçülüyor.
Bir cümle yeterince çok tekrar edildiğinde doğru olmuyor belki; ama doğruymuş gibi görünmeye başlayabiliyor.
Masada sesimizi yükselterek yaptığımız şeyi, ekranda algoritma bizim için yapıyor.
Biraz Susup Bakmak
Tam bunları düşünürken İstanbul'da ziyaret ettiğim ve bu hafta sonu kapanacak bir sergiyi yeniden hatırladım.
Edward Burtynsky'nin Borusan Contemporary'deki Dönüşen Yeryüzü sergisini.
Burtynsky, kırk yılı aşkın kariyerinde uygarlığın ve endüstriyel faaliyetlerin doğa üzerindeki izlerine bakıyor. Dönüşen Yeryüzü, Türkiye'de ve dünyanın farklı bölgelerinde çekilmiş fotoğrafları bir araya getiriyor; insanın yeryüzünde bıraktığı izi hem estetik hem de rahatsız edici bir açıklıkla önünüze koyuyor.
İlginç olan, fotoğrafların size ne düşünmeniz gerektiğini bağırmaması.
Önlerinde biraz durmanız gerekiyor.
Bakmanız.
Bazen ilk bakışta güzel görünen şeyin içinde büyük bir tahribat olduğunu ancak bir süre sonra fark ediyorsunuz.
Belki de bazı şeyleri anlamak için hemen yorum yapmak yerine önce biraz bakmak gerekiyor.
Bir insan konuşurken cevabımızı hazırlamak yerine onu gerçekten dinlesek ne olurdu?
Her gördüğümüzün altına yorum bırakmasak?
Her konuda bir pozisyonumuz olmak zorunda olmasa?
"Bilmiyorum" demek yeniden normal bir cümle olsa?
Viral Olmayan Bir Lokanta
Sonra David Chang'ın yeni programının haberini okudum.
Chang'ın yeni yemek ve seyahat serisinin fikri, tam tersine gitmek üzerine kurulu: sıralamaları, viral listeleri ve internet abartısını bir kenara bırakıp yerel tavsiyelere, tesadüflere ve yolda karşılaşılan insanlara kulak vermek.
Fikir çok basit:
Her iyi şey viral olmak zorunda değil.
Belki iyi bir lokantanın zevki de biraz burada.
Daha gitmeden yüz fotoğrafına bakmadığınız, iki yüz yorum okumadığınız, size ne sipariş etmeniz gerektiğinin söylenmediği bir yere oturmak.
Yemek geliyor. İlk lokmayı siz alıyorsunuz.
Ve başkasının "efsane", "vasat" veya "mutlaka denenmeli" demesinden önce kendi damağınız karar veriyor.
Galiba rakıyı özledim. Belki tadını değil, onunla birlikte gelen o eski rahatlığı.
Belki eskiden birkaç kadehten sonra bana hararetli sohbet gibi gelen şey bugün yalnızca gürültü gibi geliyor.
Belki rakının tadı masanın sesini de bastırıyordu. :)
Hep mi Böyleydi?
"Dünya çok değişti" demek kolay.
"Sosyal medya insanları bozdu" demek daha da kolay.
Ama kendimi bu kadar kolay işin dışına çıkaramıyorum.
Ben de zamanında çok konuştum. Fikrimi söyledim, savundum, karşımdakini ikna etmeye çalıştım.
Belki ben de birilerinin masasında gürültüydüm.
Son üç yıl bana dünyayı daha iyi anlamayı öğretmiş midir, bilmiyorum.
Ama biraz daha az konuşmayı öğrettiği kesin.
Şimdi iki ayrı akşamdan geriye dönüp baktığımda insanların ne söylediklerinin çoğunu hatırlamıyorum.
Seslerini hatırlıyorum.
Belki dünya gerçekten daha gürültülü oldu.
Belki ben artık gürültüyü daha fazla duyuyorum.
Belki ikisi birden.
Bilmiyorum.
Ama galiba bu hafta bana kalan soru şu:
Bir masada herkes konuşabiliyorsa, gerçekten birbirimizi duyuyor muyuz?
Editoryal Not ve Haklar Bildirimi
Bu yazı, Orkun Akçasarı'nın kişisel deneyim, gözlem, okuma ve kültürel değerlendirmelerinden hareketle kaleme alınmış özgün bir denemedir.
Yazıda anılan sanatçı, sergi, kurum, kişi, program, restoran ve diğer kültürel veya ticari unsurlar eleştiri, inceleme, kültürel değerlendirme ve olgusal bağlam amacıyla kullanılmıştır. Bunlara yer verilmesi sponsorluk, temsil, onay veya resmî ilişki anlamına gelmez.
Metnin kişisel sahneleri, anlatı kurgusu, konu seçimi ve sıralaması, yorumları, özgün ifadeleri, başlığı ve sunum biçimi Orkun Akçasarı'ya aittir.
Kanunun izin verdiği kısa alıntılar dışında bu metnin izinsiz çoğaltılması, yeniden yayımlanması, uyarlanması, çevrilmesi, seslendirilmesi, başka bir yayın adına mal edilmesi veya ticari amaçlarla kullanılması yasaktır. İzin verilen alıntılarda yazar adı, yazının tam başlığı ve özgün yayın bağlantısı gösterilmelidir.
Kaynaklar yayın tarihinde erişilebilen bilgiler üzerinden kontrol edilmiştir. Güvenilir kaynakla bildirilen maddi hatalar şeffaf biçimde düzeltilir.
© 2026 Orkun Akçasarı. Tüm hakları saklıdır.
Kaynakça
- Borusan Contemporary. "Edward Burtynsky: Dönüşen Yeryüzü." Sergi tarihleri: 20 Eylül 2025–16 Ağustos 2026. Küratör: Marcus Schubert. Erişim tarihi: 16 Ağustos 2026. [Kaynak 1]
- CNN Press Room. "David Chang to Host CNN Original Series Following the Road to America's Most Unexpected Meals." 13 Mayıs 2026. Erişim tarihi: 16 Ağustos 2026. [Kaynak 2]