Seçimlerimizin Efendisi miyiz, Hayatlarımızın Kölesi miyiz?

21.06.2026

Bir yönetici, devraldığı şirketin geçmişini seçmez.

Ama o geçmişin bahanesine sığınıp sığınmayacağını seçer.

Bir insan da hayatın kendisine getirdiği her şeyi seçmez.

Ama o gerçek karşısında nasıl duracağını seçer.

Bence mesele tam olarak burada başlar.

Bir şirkete yönetici olarak davet edildiğinizde, masanın üzerinde duran hiçbir şeyi siz seçmezsiniz.

Borçları siz yapmamışsınızdır.

Alınan yanlış kararları siz vermemişsinizdir.

Kaybedilen müşterileri siz kaybetmemişsinizdir.

Bozulmuş nakit akışını, yıpranmış ekipleri, ertelenmiş kararları, gecikmiş yatırımları, yanlış fiyat politikalarını veya kurulan kültürü siz oluşturmamışsınızdır.

Ama bütün bunların sonuçlarıyla yaşamak zorunda kalan kişi siz olursunuz.

Hayat da biraz böyledir.

İnsanlar çoğu zaman özgürlüğü, istediği şartları seçebilmek olarak tanımlar.

Oysa gerçek hayatta çok az insan böyle bir lükse sahiptir.

Hangi ailede doğacağımızı seçemeyiz.

Hangi ekonomik dönemin içinde büyüyeceğimizi seçemeyiz.

Karşımıza çıkacak krizleri, kayıpları, haksızlıkları, hastalıkları, ihanetleri veya hiç beklemediğimiz fırsatları seçemeyiz.

Hayat, önümüze çoğu zaman hazır bir masa koyar.

Bazen o masada bir borç vardır.

Bazen çözülmemiş bir aile meselesi vardır.

Bazen yıllarca ertelenmiş bir karar vardır.

Bazen de dışarıdan fırsat gibi görünen ama içinde ağır sorumluluk taşıyan bir teklif vardır.

Fakat mesele masaya neyin geldiği değildir.

Mesele, o masada ne karar verdiğimizdir.

Benim yönetimsel bakış açım da burada başlar.

Bir yapıyı yönetmek, sadece mevcut şartları tarif etmek değildir.

"Borç var" demek kolaydır.

"Piyasa kötü" demek kolaydır.

"Ekip yetersiz" demek kolaydır.

"Sistem bozuk" demek kolaydır.

Asıl mesele, bütün bu gerçeklerin içinde hareket alanı oluşturabilmektir.

Çünkü yönetici, şartların kölesi olmak için değil; şartların içinde karar üretebilmek için o masadadır.

Yıllar içinde yüzlerce insanla, onlarca şirketle, farklı ülkelerde ve farklı sektörlerde çalışma fırsatım oldu.

Dikkatimi çeken ortak bir gerçek vardı.

Bazı insanlar sürekli hayatın kendilerine ne yaptığını anlatıyordu.

Bazıları ise hayatın önlerine koyduğu gerçekle ne yaptıklarını.

İlk grup çoğunlukla mazeret üretiyordu.

İkinci grup ise hareket alanı.

Aradaki fark çoğu zaman zekâ, eğitim veya imkân değildi.

Sorumluluk alma biçimiydi.

Çünkü insanın kontrol edemediği şeyler, kontrol edebildiklerinden her zaman daha fazladır.

Kontrol edemediğiniz gerçekler üzerinde öfke üretmek kolaydır.

Kontrol edebildiğiniz alanlarda sorumluluk almak ise zordur.

Bu yüzden birçok kişi hayatının mağduru olmayı tercih eder.

Mağduriyet rahatlatır.

Sorumluluk ise yük getirir.

Ama hayatın acımasız tarafı şudur:

Kimse sizin neden haklı olduğunuzla uzun süre ilgilenmez.

Sonuçlarla ilgilenir.

Tıpkı şirketlerde olduğu gibi.

Müşteri siparişin neden geciktiğiyle değil, teslim edilip edilmediğiyle ilgilenir.

Banka mazeretlerle değil, ödeme tarihleriyle ilgilenir.

Çalışan belirsizliğin neden uzadığını değil, önünü görüp göremediğini hisseder.

Pazar, iyi niyetle değil, sonuçla konuşur.

Hayat da aynı dili konuşur.

Bu nedenle yıllar içinde kendime başka bir soru sormayı öğrendim.

"Hayat bana bunu neden yaptı?" sorusunu değil.

"Bu gerçekle şimdi ne yapacağım?" sorusunu.

Çünkü bazen insanın önüne gelen tablo adil değildir.

Bazen şartlar eşit değildir.

Bazen başlangıç çizgisi başkalarınınkinden daha geridedir.

Ama bütün bunlar, insanın karar sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Belki de özgürlük dediğimiz şey tam olarak budur.

Hayatın yazdığı hikâyenin tamamının yazarı olmak değil.

Size verilen bölümde nasıl bir karakter olacağınıza karar verebilmek.

Hiçbirimiz hayatın tamamının efendisi değiliz.

Ama verdiğimiz kararların sorumluluğunu aldığımız ölçüde, kendi kaderimizin ortağı olabiliriz.

Ve bazen insanın sahip olduğu en büyük özgürlük de budur.

Share